şefkatimin bağrındaki ölüm...
sonbahar….
terkedilmiş sokağın sonundaki ev, sanki yaprakların altında kalmaktan hiç şikayetçi değil…her esen rüzgar, yaprakları kapının önüne biraz daha biriktiriyor, sanki içeridekinin dışarıya çıkarmasını engellemek istercesine. eski şöminenin yıkılmak üzere olan bacasından dışarıdan haber getiren bir ses var; huu…huu…
sese aldırmayan bir ateş…
ve…sönmek üzere olan ateşe aldırmayan bir kadın…
gözlerini ufka dikmiş, ara ara cama dokunan damlalara kaydırıp yine rotasına dönen bir kadın. ellerinde kehribar tesbihi, üzerindeki narin şalın içine saklarcasına tutuyor..dilini dokundurmuş susuzluktan kuruyan damağına. rüzgâra eşlik edercesine bir zikir tutturmuş; huu..huu..
neden sonra elini kaldrıdı kadın; sol tarafına dayadı. kehribar tesbihini emanet edip sol eline, bir yetimin başını okşarcasına şefkatle ve derinden duyulan bir hazin sesle fısıldadı. sessizliği yırtarcasına…sessizliğe mana katarcasına…
- lâ tahzen…innallâhel meanâ…
/üzülme….allah bizimle beraberdir…/
ve yine sessizlik…bu sefer teselli olmuş bir yüreğin sessiliği, bu sefer duanın nefesi var sessizliğin soluğunda.
kimseler uğramazdı buralara hazanda ve kimseler düşünemezdi öteleri özleyen bir yüreğin buralarda huzura ereceğini. kimseler kaybolmuşları ararken bakmazdı terkedilmiş bu sokağa…oysa bu şehrin en tenha yeri, bir sevr kucağı kadar huzur veriyordu içi kavrulana.
gözlerini küllenmiş ateşe çevirdi usulca; daldı gitti…
pervaneleri düşündü; ateşe aşık pervaneleri. ateşin sıcaklığını düşünmeden dönüp dönüp ateşe düşüverip can veren pervaneleri…ateşin aşk’ı nasıl da aklını almıştı pervanelerin, nasıl da geçiveriyorlardı bedenlerinden, canlarından…oysa diye iç geçirdi kadın. aşk hatrına, beden değil, can değil, malımızdan dahi vazgeçemiyoruz.
ve…yine sessizlik…bu sefer cama vuran dalmlaların sesi var ortalıkta; sanki birilerine kızmış da birilerini uyarır gibi hızla cama vuruyor. az önceki narin dokunuş, celalli bir hal alıyor. o anda cama hızla vuran bir serçenin çığlıkları duyuluyor. kadın kehribar tesbihini yandaki oyma sehpaya bırakıp zayıf bedenini , narin şalına sarıp kalkıyor sallanan sandalyesinden. sessizliğe müdahale etmemek istercesine yavaşça adımlar atarak camı açıyor ve rüzgarın eteğine takılıp gelen o yaralı can parçasına rıfkla dokunuyor. annelik şefkati uyanıyor yeniden; çocuklarının tüm vefasızlığına rağmen içinde beslediği şefkat…sol tarafından gelen bir sesle irkiliyor;
‘’ gaybın anahtarları da o'nun katındadır, onları o'ndan başkası bilmez. karada ve denizde olan (her) şeyi o bilir. bir yaprak düşmez ki (allah) onu bilmesin. ne yerin karanlıkları içindeki bir tane, ne yaş, ne kuru hiç bir şey yoktur ki, apaçık bir kitap'ta (levh-i mahfuz veya ilm-i ilahi'de) olmasın.’’(en’am suresi/59)
yaşlı kkadın avuçlarında çırpınan serçeye bakarken dili de ayetin bir cümlesini tekrar ediyor; ‘’… bir yaprak düşmez ki (allah) onu bilmesin..’ve çırpınışları aniden duruyor serçenin, gözleri yavaşça kapanıyor..bu cansız bedendeki en son hareket, kadıncağızın gözlerinden süzülen yaşların serçenin tüylerine dokunmasıyla oluyor. dilinde bir vefa sözcüğü;’’el-fatiha…’’
‘rüzgarın önüne düşen bir yaprak gibi’ diye iç geçiriyor kadıncağız..yaralı…acaba, benim yavrucuklarıma kimler yara açtı, kimler onları rüzgarın önüne koyuverdi..acaba onlar da can verdi mi birilerinin gözleri önünde, acaba onların ardından da ağlayan oldu mu…
düşün/cenin/ dehlizinde kaybolmuşken yüreğiyle, öteleri özleyen gözlerini çeviriyor ufka…güneş gidiyor…karanlıkla haldâş olma vaktidir gayrı..
kim bilir ne büyük telaş vardır huzur evinde şimdi…herkes ayaklanmıştır. her yer aranmıştır. gerçi ölse de kalsa da bu dağ başında kime ne ki…ancak anlık hüzünlerle yaşanır matemi; oysa onun ebedi huzuru başlar…
nokta!
mart 2008
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!
1 yorum yazılmıştır
Yazan:isimsiz | Tarih: 2008-04-30 12:35:48Konu: Sefkatimin bagrindaki olum
...kimseler dusunemezdi oteleri ozleyen bir yuregin buralarda huzura erecegini. Ates icindeki pervanelerin dedigi de bu olsa gerek. Ya da bir buyugun 'Ates icindeler ama yanmiyorlar' dedikleri boyle diyorlardir. Ya da Ibrahim oyle diyordur ates icinde. Belki Musa diyordur Medyen'de, Uveys diyordur Yemen'de, Resulullah Medine'de. Bununla beraber bu soz daha cok
menkibelerin orta yerinde bir yerleri hatirlatiyor. Musa medyen'de 10 sene koyun otlatirken 7.ci senesinde durmus bir kare gibi. Gerci karakter yasli bir kadin ama lisani hal ile Allah iyilere dunyada da ve ahirette de ihsanda bulunur hakikatini cezbediyor. Bu lisani halde olan yasli bir kadin dahi olsa Hz Ibrahim AS'in hanimi gibi bu yasta mi dedirtecek bir ihsanla karsilasacagi buyuk ihtimaldir. Ilahi hikmet ve rahmet boyle tecelli eder sanirim. Allah
Rahmet ederse o rahmete vesileyi verir once.
Bu hikayeyi okuyunca boyle dusunup disari ciktim, onume kafasini vurup olmus agzi kanli kucuk bir saka kusu cikti yolda, gul bahcesinin yanindaki kaldirimdaydi, gullerin altina koydum. Hikayedeki kadin gibi bu bos kaldirimlarda zikirler soyleyerek gezerken ve o cumleyi defalarca dusunmusken, ruzgarin hu deyisini dinlemisken, bu cansiz minik saka kusu birden gonlumun camina vurdu ve gonulume can ufledi.
Olu diri getirirmis. Oluleri dirilten Allah oluyu oluyle diriltir. Tane ve toprak iki olu bir araya gelince dirilme olur.
Cok garip, kus olecekti de hikayesi mi yazildi yoksa hikaye mi kusu oldurdu bilmiyorum. Kader kuslari boyle gizemli bir sekilde vakit gelince ucuyorlar veya oluyorlar. Kader kuslari ele avuca gecmiyor, ancak kendileri duserlerse dusuyorlar. Insan gonul bahcesinin kuslarini arayip duruyor Suleyman AS gibi
onlarsa uzak diyarlarda saray ariyorlar kendilerine. Gonullerin kuslari hep kacak oluyor. Bir de gonlu hudhud olanin kafesteki mahzun hali var. Nice hudhud gonuller kafeslerde hapis. Bu kafes nasil sey ki Suleyman'in durduramadigini o durduruyor.
